Haber
2026-03-28 22:03:46
KADIN KOMİSYONLARIMIZIN 9. TÜRKİYE BULUŞMASINI BÜYÜK COŞKUYLA GERÇEKLEŞTİRDİK

Eğitim-Bir-Sen Kadın Komisyonları 9. Türkiye Buluşması’nı, 146 şubemiz bünyesinde kurulu kadın komisyonlarımızda görevli 1000 sendikacı kadın liderimizin katılımıyla Kızılcahamam’da gerçekleştirdik.

“Örgütlü kadın, güçlü toplum” temasıyla düzenlediğimiz buluşma çerçevesinde düzenlenen toplantılarda, 15 Mayıs mutabakat süreçleri yaklaşırken kadın komisyonlarımızın yapacağı çalışmalar, kadın eğitim çalışanlarının karşılaştıkları sorunlar, elde edilen kazanımlar ve kazanıma dönüştürmek için mücadele edilen konular ele alındı.

 

Buluşmanın açış bölümü Genel Başkanımız Ali Yalçın, Kadınlar Komisyonu Başkanımız Sıdıka Aydın’ın konuşmalarıyla başladı.

 

Dünya değişiyor, kadın teşkilatımızın önemi artıyor

 

Genel Başkanımız Ali Yalçın, bugünlere kolay gelmediklerini ifade ederek, 28 Şubat’ın ayazını da, 27 Nisan’ın aymazlığını da, 15 Temmuz’un ihanetini de birlikte yaşadıklarını ama tek bir an bile yılgınlık göstermediklerini, karanlığı bahane edip azmi bırakanlardan olmadıklarını söyledi.

 

Birlerle başlayan emek davasını milyonla taçlandırdıklarını vurgulayan Yalçın, “Çeyrek asrı geride bırakan, yarım asra yaklaşan mücadelemizde sadece emeğin, ekmeğin onurlu mücadelesini vermedik, bu ülkenin en örgütlü gücü olduk” dedi.

 

Türkiye’nin, bin yıl sürecek denilen ve ülkeyi siyonizme peşkeş çekmeyi amaçlayan 28 Şubat’ı, okyanus ötesinden planlanan ve ülkeyi emperyalizme meze yapmak isteyen 15 Temmuz’u ‘pabuç o kadar ucuz değil’ diyerek meydanlara yumruk gibi inen sivil iradesiyleihaneti ve işgali boşa çıkarmış bir ülke olduğunu belirten Yalçın, şöyle devam etti:

 

“Bugün bütün dünya kritik bir eşikten geçiyor. Dün Gazze’yi, Lübnan’ı yakanlar, bugün İran’a füzeler yağdırıyor. ‘Kadın haklarının kalesiyiz’ diyen katil ABD,soykırımcı İsrail’e diyet ödemek için bir okulda tam 175 masum kız çocuğunu katlediyor. Emperyalizmin şımarık çocuğu, Orta Doğu’nun kanser hücresi siyonistcellatlar Gazze’de 50 binden fazla kadın ve çocuğu şehit ediyor. Soylu mazimiz bize ağır bir mesuliyet, her zamankinden daha güçlü olma sorumluluğu yüklüyor. Tarihlerinden‘kadınların ruhu var mıdır?’ tartışmaları taşanlar, sicillerinden sömürü, soykırım, katliam akanlar, ‘kadınlar Allah’ın emanetidir’ diyen inanca gerici diyor. Asırlar geçse de zihniyet değişmiyor. Olimpos’un çocukları Hira’nın evlatlarına parmak sallıyor;sigaya çekmeye, terbiye etmeye soyunuyor.”

 

 

Kadın toplumun vicdanı, medeniyetin taşıyıcısı, geleceğin kurucusudur

 

“Aileye savaş açan, geleneğin kökünü kazıyacağız diyen bu düzen, insanlığa güdümlü füzelerden daha az zarar vermiyor. Dijital platformlarda uyuşturucunun, çıplaklığın, sapkınlığın ifsadı, tank tüfekten daha az yıkıma neden olmuyor. Bu sicili bozuk, kökünden dalına zehirli sistemde sermaye semirmeye, emek sömürüsü derinleşmeye devam ediyor” diyen Yalçın, şu ifadeleri kullandı:


“Ailesini, analık haklarını korumak isteyen kadın emekçinin sesi kısılıyor. Tek ebeveynli çocuk sayısı artarken, doğum oranları dramatik olarak düşüyor. Eğip bükmeye gerek yok; bugün dünyayı saran kapitalist emperyalist düzen nasıl barış üretmiyorsa, ‘kadın hakları ve özgürlükleri’ diye servis ettikleri süslü paket de insanlığı felakete sürüklüyor. Hiç kimse bu ifsada kayıtsız kalmamızı beklemesin. Ne sessiz kalırız ne de bize reçete diye sunulan zehre uzanırız. Çünkü biz meseleye bambaşka bir yerden bakıyoruz. Bizim anlayışımızda kadın güç savaşlarının aparatı, kültürel değişimin ajanı değil, toplumun vicdanı, medeniyetin taşıyıcısı, geleceğin kurucusudur. Kadınlar Komisyonumuz da sadece teşkilatımızın, sendikamızın bir parçası değil, inancımızın, kültürümüzün, değerlerimizin müstahkem kalesidir. İşte tam da bu anlayışla kadınıyla erkeğiyle Memur-Sen olarak bizler, küresel sistemin bu çürümüş bozuk düzenine karşı, ‘yükümüz bir, davamız bir, hedefimiz bir’ diyoruz.”

 

Bir yandan kadın ve aile politikalarında ölçüsü şaşmış teraziyle bir yandan da içimizdeki yabancılarla uğraşıyoruz

 

Kadın teşkilatının erdemli mücadelesinin yerelden evrensele güçlendiğini vurgulayan Yalçın, “Öyle kritik zamanlardan geçiyoruz ki mücadelemizde sadece elimizi değil, gövdemizi de taşın altına koymak zorundayız. Bir yandan kadın ve aile politikalarında ölçüsü şaşmış teraziyle bir yandan da içimizdeki yabancılarla uğraşıyoruz. Son günlerde 28 Şubat zihniyeti artıkları yine kafasını çıkarıp havayı kokluyor. İşte bunun en son örneğini Eskişehir’deyaşadık. Hadsizin biri, üç dönemdir belediye başkanlığı yapan bir kadın kamu görevlisine ‘şalvarlı, yaşmaklı, gariban, git ahırında inek sağ’ deme cüreti gösterdi. Yine Ramazan ayında okullarda etkinlik kararı alındı diye, beşinci kol faaliyeti yürüten ‘bazı sözde emek örgütleri’, üyelerine bu kararı uygulamamaları yönünde çağrılar yaptılar, bildiri üstüne bildiri yayınladılar, kelimenin tam anlamıyla laik atak histeri nöbetleri geçirdiler. Bu olaylar 28 Şubat’ın yobaz zihniyetinin sinsice nasıl tetikte beklediğini apaçık gösteriyor. Bu olaylar münferit hadiseler değil, bozuk zihniyetin, kolektif kötülüğün dışa vurumudur. Biz bu zihniyetin nasıl laf anlamaz, nasıl eğitilemez olduğunu çok iyi biliyoruz. Sapkın lobilerin değirmenine su taşıyanlar sözde sendikacılık yaparken; bizim, güçsüz olmak, sessiz olmak, yapılanları ciddiye almamak gibi bir lüksümüz yok. Konu sapkın ideolojiler olduğunda halay başı olup mendil sallayanlar, körpe zihinlere eş cinsellik zehrini akıtmak için kara tahtaları mora boyayanlar; mesele bu milletin dini, imanı, Ramazan’ı olunca birden ‘pedagoji’ kürsüsüne çıkıp millete parmak sallamaya başlıyorsa ‘Orada duracaksınız!’deriz. Sesimizle, sözümüzle, tepkimizle hukuku hatırlatır, hadlerini bildiririz, bildirmeye de devam ederiz” şeklinde konuştu.

 

 

Kadının onurunu ve ailenin haysiyetini korumanın Eğitim-Bir-Sen’cesiniçakma sendikalara da yedi cihana da gösterdiniz

 

‘Marifet iltifata tabidir’ diyerek Eğitim-Bir-Sen’li teşkilatçı kadınların hakkını teslim etmek gerektiğini dile getiren Yalçın, sözlerini şöyle sürdürdü:

 

“Hamdolsun sizler ne yereldeki aymazlara ne de küresel azgınlara asla sessiz kalmadınız.Eğitim-Bir-Sen olarak ortaya koyduğumuz iradeyi her seferinde yiğitçe omuzladınız. Kadının onurunu ve ailenin haysiyetini korumanın Eğitim-Bir-Sen’cesini çakma sendikalara da yedi cihana da gösterdiniz. 28 Şubat özlemi çekenlere karşı, başörtüsü anayasal güvence altına alınsın mücadelesini bayraklaştırdınız. Birileri, aile kurumunun dibini oyarken, ‘Anayasa değişsin! Sapkın akımlara karşı aile korunsun’ diyen ses oldunuz. Sadece eğitimin istikameti için değil, Türkiye’nin geleceği için, insanlığın selameti için mücadele ettiniz. Birileri üyelerinin kulağını çekip ayar verirken, Diyarbakır annelerinin yanında yer aldınız. Suriye zindanlarındaki kadınların iffeti için meşaleli yürüyüşünüzle Ankara’nın gecesini değil,ülkemizin geleceğini aydınlattınız. Öyle bir yürüdünüz ki istikrarlı boykot bilincinizle,soykırımcı kesesine zırnık koklatmayan duruşunuzla, tüketimin kölesi kadın algısını yıktınız. Konformizmin kucağına düşmeden, aylarca süren Gazze eylemlerimizin bereketi oldunuz.Sendikalılıktan sendikacılığa yükselen bilinciniz için, tarihin doğru tarafında, çağın vicdanı olduğunuz için, Filistin’i ekmeğinizin yanı başına koyan duruşunuz için, başta Sıdıka Aydın başkanım olmak üzere, tüm kadınlar komisyonumuza yürekten teşekkür ediyorum. Şimdi bu kutlu yürüyüşümüzde, gözümüzün nuru Gazze için, Müslümanların haysiyeti Aksa için bir kez daha kavilleşelim mi? Çünkü Filistin yaramız kanamaya devam ediyor. İlk kıbbemizMescid-i Aksa 1967’den bu yana ilk kez bu kadar uzun süre kapalı kaldı. Ramazanımız buruk, bayramımız hüzünlü geçti. Siyonist İsrail İran’a alçakça saldırmasını bahane ederek ilk kıblemizde toplanma yasakları uyguladı, bayram namazına dahi izin vermedi. Filistin’de her gün şiddetini artıran siyonistlere karşı, direnişi bir an olsun gündeminden çıkarmayan bir teşkilat olarak soruyorum: İnsanlığın ortak mirası, Müslümanların izzet davası Aksa’nın onuru için, Filistin’in özgürlüğü için direniş hattını büyütmeye devam edecek miyiz?Gazze’de taş üstünde taş koymayanlar, bu yıkımın bedelini ödeyinceye kadar, siyonistlerFilistin’den defolup gidinceye kadar direnişe devam edecek miyiz? Kim ne derse desin, kim dudak bükerse büksün, kim kulağının üstüne yatarsa yatsın, soykırımı haykırmaya, soykırımı finanse eden firmaları boykot etmeye devam edecek miyiz? O zaman bir kez daha diyoruz kikahrolsun siyonizm, kahrolsun katil İsrail; yaşasın Gazze, yaşasın nehirden denize özgür Filistin.”

 

‘Ücrette denge’, ‘gelirde adalet’ çağırımız, temel mücadele hattımızdır

 

Çalışma hayatının insanileşmesinde yeni mevziler kazandıklarını, mazlum coğrafyalarda insanlığın haysiyeti için mücadele ederken, bu mücadeleyi ‘siz sendikasınız, Gazze’yle ne işiniz var’ diyen ufuksuzların basiretsizliğine kulaklarını tıkayarak yaptıklarını, yapmaya da devam ettiklerini söyleyen Yalçın, şunları kaydetti:

 

“Çünkü biz sendikacılığı, ufukları paçalarımıza yetişmeyecek zevattan öğrenecek değiliz. Biz bir yandan maarif davamızda millete borç öder gibi çalışır, bir yandan da emeğimizin hakkını sonuna kadar koruruz. Mesele memleketse en ön safta olan bu teşkilattır. Mesele ekmek mücadelemiz oldu mu, meydanlara inen, kimseye eyvallah etmeyen bu teşkilattır. Bizim mücadele kitabımızın iki sütunu var: Kazanımlarımız, kazanacaklarımız. Bizim için imkânsızyok, sadece sırasını bekleyen kazanımlar var. Bugün, ‘ücrette denge’, ‘gelirde adalet’ çağırımız, temel mücadele hattımızdır. Anamızın ak sütü gibi helal olan refah payı gelmeden, gelir vergisi yüzde 15’e sabitlenmeden, birinci dereceye 3600 ek gösterge hayata geçirilmeden, akademik zam gerçekleşmeden, selasını 8. Dönem Toplu Sözleşme’de okuyup ‘bu yasayla buraya kadar’ dediğimiz 4688 sayılı kanun değişmeden, reform paketiyle kamu personel sistemi değiştirilmeden durmayacağız, yılmayacağız, pes etmeyeceğiz. Biz ki bu ülkenin sendikal tarihine, emek mücadelesine, ‘yaparsa Eğitim-Bir-Sen yapar’ sözünü mühürlemiş teşkilatız. Biz ki 1124 kazanıma imzasını atmış iradeyiz. Biz ki üyelerimizin emanet ettiği yetkiyi, masada, sahada, medyada, sosyal diyalog kanallarının tamamında kararlılıkla mücadeleye dönüştüren hareketiz. İşte bunun en son örneğini kadın kamu görevlilerinin analık hakları konusunda, etkili mücadelemiz sonucu doğum sonrası yarım zamanlı çalışma hakkına ilişkin kazanımda gördük. Biliyorsunuz, yarım zamanlı çalışma hakkına ilişkin yönetmelik yürürlüğe konulmuş fakat kapsamı dar uygulamada eksiklikler vardı. 9 yıl boyunca toplu sözleşmeden tutun da KPDK’ya, KİK’e, ikili görüşmelere kadar birçok platformda ‘kadınların analık hakları örselenmesin, kamu görevlileri arasına ayrım konmasın’ dedik. Ve nihayetinde bu talebimiz kazanıma dönüştü. Tabi şimdi de bu kazanımların kapsamı genişlesin diye ter akıtıyoruz. İşte bu anlayışla Eğitim-Bir-Sen olarakKadınlar Komisyonumuz koordinatörlüğünde 15 bin 44 kadın eğitim çalışanıyla araştırma yaptık. Süt izinlerinden ücretli doğum izinlerine kadar birçok konuda sahanın sesini, yeni tekliflerimizi Ankara’nın ana gündemi hâline getirdik. Şimdi de ‘kadın eğitim çalışanlarımız için çalışma günü 4’e düşürülsün, analık izni 60 haftaya; süt izni 2 yıla çıkarılsın, kreş desteğinden emekliliğe, vergi diliminden tatil sürelerine kadar kadınlara pozitif ayrımcılık yapılsın’ diyoruz. Aile yılında tencerede dert değil, aş kaynayacaksa, kadın eğitim çalışanlarının iç huzuru için iş huzuru sağlanacaksa sahadan yükselen bu ses duyulsun istiyoruz. Tabi şunu da ifade etmeliyim ki bugün bu taleplerimiz birilerine imkânsız gelebilir. Dün süt iznine de 24 hafta ücretli doğum izinlerine de imkânsız deniliyordu ama ne oldu?Dün mümkün değil denilen bugün mümkün oldu, bakın kazanıma dönüşüyor, hakka dönüştü.

Çünkü biz birileri gibi temennilerimizi değil, sahanın taleplerini konuşuyoruz; akademik sendikacılık yapıyor, taleplerimizin altını bilimsel verilerle dolduruyoruz. Sadece sorunları sıralamıyor, çözümleri geliştiriyoruz; ‘Söyledik, bizden çıktı, işimiz bitti’ demiyor,taleplerimizi takip ediyoruz, kazanıma dönüştürüyoruz. İnanıyorum ki çok yakın bir zamanda bu salonda yine bir araya gelecek ve bugünün haklı taleplerimizi, elde ettiğimiz yenikazanımlar olarak konuşacağız.”

 

 

Görevi başında vefat eden kamu görevlilerinin şehit sayılması için TBMM’ye ve Cumhurbaşkanlığı Personel ve Prensipler Genel Müdürlüğü’ne başvurduk

 

Ali Yalçın, eğitimciler olarak yaşadıkları en can yakıcı sorunların başında eğitimde şiddet sorununun geldiğine işaret ederek, şimdiye kadar şiddete çok sayıda kurban verdiklerini kaydetti. Birkaç yıl önce Eyüpsultan’da görev yapan okul müdürü İbrahim Oktugan’ınöldürüldüğünü, geçen günlerde de İstanbul’da Fatma Nur öğretmenin acısını yaşadıklarını hatırlatan Yalçın, “O gün meslek hayatımın en zor günlerinden birini yaşadım. Gittik cenazemizi omuzladık, ailemizin yanında olduk. Yüreğimiz yandı, içimiz parçalandı. Fatma Nur öğretmenimizin acısını içimize gömdük ama kimse bu meseleyi kapattığımızı zannetmesin. Bizim tek bir meslektaşımızı daha şiddete kurban vermeye, ağzı süt kokan tek bir yavrumuzun daha yetimliğine, öksüzlüğüne tahammülümüz yok. Kimse kusura bakmasın,eğitim şart diyoruz ama koğuşta olması gereken kriminal tipleri sınıfa sokmanın da hiçbir manası yok. Okul, eli bıçak tutanların rehabilitasyon merkezi, ıslah evi değildir. Öğretmenlerimiz de mafyacılık oynayan bu kriminal tiplerin gardiyanı değildir. Bizim şiddet konusunda tavrımız nettir. Biz eğitimde şiddet konusunda kınama mesajı değil, şiddet yasasının tavizsiz uygulanmasını istiyoruz. Bu konuda da bazı yeni adımlar attık, ‘şiddet nedeniyle görevi başında vefat eden kamu görevlileri şehit sayılmalı ve buna bağlı haklardan yararlandırılmalı’ dedik. Düzenleme yapılması için de talebimizi TBMM’ye veCumhurbaşkanlığı Personel ve Prensipler Genel Müdürlüğü’ne gönderdik. Konunun takipçisi olmaya devam edeceğimizi bir kez daha vurgulamak istiyorum” değerlendirmesinde bulundu.

 

Mayıs mutabakatı ortak hedefimiz

 

Haklı davalarının daha da büyümesi, emeğin güvencesinin teminatı için teşkilatın cesametinidaha da büyütmeleri gerektiğinin altını çizen Yalçın, bu yönüyle kadın üye sayısına büyük bir önem verdiklerini, çünkü bu alanda büyük bir potansiyelin bulunduğunu söyledi.

 

Resmî verilere göre son 9 yılda Türkiye’deki sendikal örgütlenmenin yüzde 76,88’e ulaştığını belirten Yalçın, sözlerini şöyle tamamladı:

 

“Sendikal örgütlenme rakamlarına baktığımızda son 9 yılda kadın üyelerin oranındaerkek üyelerin oranından daha fazla artış olduğunu görmekteyiz. Bu durum bize Türkiye’de kadın üye sayısının daha hızlı artıyor olduğunu ve kadın örgütlenmesinin hâlâ doyum noktasına ulaşmamış olduğunu göstermektedir. Yani, kadınlar sendikacılık yapmaya iyice ısınmış ve iyi çalışmış. Kendi karnemize baktığımızda ise 2025 sonu itibarıyla Eğitim-Bir-Sen’imizin 214 bin 291 kadın üyesi bulunmaktadır. Bu gerçekten çok büyük, çok muazzam bir sayıdır. Ancak hizmet kolumuzdaki kadın istihdam oranı bize, kadın üye sayımızı çok daha yukarı çıkarabileceğimizi söylüyor. Daha da önemlisi,eğitim çalışanlarının göz bebeği Eğitim-Bir-Sen’imiz kadın üye oranı en yüksek sendika olmayı fazlasıyla hak ediyor. Şu an bu bayrak bizde değil ve biz bu yarışta da bir numara olmak istiyoruz. Önümüzde hedeflerimizi sınayacak, sahadaki ağırlığımızı bir kez daha tartacak 15 Mayıs mutabakat süreci var. Şimdi buluşmamızı, ‘Mayısmutabakatı için tohum atıldı, 15 Mayıs’a kadar gereği yapıldı’ dedirtecek bir şölene çevirelim. Türkiye’nin en örgütlü, en dinamik, en heyecanlı kadın teşkilatına soruyorum. Dünyanın tüm mazlumları, Türkiye’nin bütün eğitim çalışanları için söz vermeye hazır mıyız? Hak, emek, adalet çağrımızın ulaştırılacağı ülkeler, kıtalar varken; tahtaları mora boyayanlara, başörtüsü avına çıkmak için fırsat kollayanlara, ‘bırak belediye başkanlığını, git ahırında inek sağ’ diyenlere, ‘Ramazan’dan bana ne, Gazze’den sana ne’ diyenlere karşı safları sıkılaştıracak mıyız? Mensubiyetimizin mesuliyeti gereği cesametimizi, heybetimizi büyütmek için 15 Mayıs’a kadar seferberlik ruhuyla çalışacak mıyız? Gecemizi gündüzümüze katıp evde, okulda, öğretmenler odasında, kampüste, her yerde gönülden gönüle köprüler kuracak mıyız? Eğitim çalışanları, sorunlarının çözüm için Eğitim-Bir-Sen’e bakarken, bugünü bir milat olarak alıp her şubede yüzde 5 hedefini geride bırakacak mıyız? Evet. O hâlde vakit, daha çok çalışma, maarif davasında hedefleri büyütme, Türkiye’nin istikbalini güçlendirme vaktidir.”

 

 

Aydın: Dünya göz göre göre işlenen bir vahşetin sessiz tanığı hâline gelmiş

 

Kadınlar Komisyonu Başkanımız Sıdıka Aydın, bu buluşmanın bir tazelenme buluşması, bir kucaklaşma şöleni, omuz omuza veren yüreklerin sarsılmaz iradesi olduğunu vurgulayarak, “Bizler bugün burada hasretle sarılıp kucaklaşırken, maalesef coğrafyamızın kalbine ateşten hançerler saplanıyor. Orta Doğu, yine bir asır önce olduğu gibi emperyalist hesapların, kanlı senaryoların sahnesine çevriliyor. Irak’ın, Suriye’nin, Gazze’nin üzerinde oynanan oyunlar,şimdi bütün Orta Doğu’yu sarmış durumda. Bugün Gazze’den yükselen feryat, Beyrut’un yıkılan sokaklarında yankılanıyor, Tahran semalarında simsiyah bir kâbus gibi yağan toksik yağmurlar sadece bugünü değil, geleceği de zehirliyor. 28 Şubat’ta başlayıp, rahmet ve huzur ayı olan Ramazan-ı Şerifte doruğa çıkan bu ağır saldırılar, İslam dünyasını adeta bir ateş çemberine hapsediyor. Bir okul düşünün, sıralarında hayallerin kurulduğu bir sınıf, kırk dakika arayla iki kez vuruldu. O sınıfta oturan çocuklar, bir anda savaş istatistiklerine dönüştü. Bu saldırılar hedef gözetmiyor, vicdan tanımıyor, çocukları vuruyor, sivilleri vuruyor, hayatı vuruyor. Sadece şehirler değil, gelecek de yıkılıyor. Sivil altyapılara, hastanelere, yaşam alanlarına yapılan bu saldırılar, modern dünyanın vicdanında kapanmayacak bir yara olarak kalıyor. ‘Uluslararası hukuk’ diyorlar ama hukuku ilk onlar çiğniyor. ‘Demokrasi’ diyorlar ama masumları en çok onlar susturuyor. Bugün dünya göz göre göre işlenen bir vahşetin sessiz tanığı hâline gelmiş durumdadır.” ifadelerini kullandı.

 

Mazlum coğrafyaların sesi olmakla kalmıyoruz, aynı zamanda içeride de emeğin, ekmeğin ve insan onurunun mücadelesini veriyoruz

 

Sadece mazlum coğrafyaların sesi olmakla kalmadıklarını, aynı zamanda içeride de emeğin, ekmeğin ve insan onurunun mücadelesini verdiklerini ifade eden Aydın, şunları kaydetti:

 

“Bugün üzerinde en çok durmamız gereken meselelerin başında aile geliyor. Çünkü ailesadece aynı çatı altında yaşayan bireylerin oluşturduğu bir yapı değildir. Aile, bir medeniyetin taşıyıcı kolonu, bir milletin hafızası ve geleceğe uzanan en sağlam köprüsüdür. Aile güçlü ise toplum güçlüdür. Aile çözülürse, geriye ayakta kalacak hiçbir yapı kalmaz. Maalesef bugün geldiğimiz nokta itibarıyla çok büyük bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Aile, bir yandan ekonomik zorluklarla, diğer yandan küresel ölçekte yürütülen kültürel ve ideolojik kuşatmaların dayatması altında parçalanıyor. Bugün küresel güç odakları, cinsiyeti tartışmaya açan, kimliği belirsizleştiren, aileyi zayıflatan anlayışları ‘özgürlük’ ve ‘modernlik’ adı altında toplumlara empoze ediyor. Bu, basite indirgeyeceğimiz bir yaşam tarzı meselesi değildir. Bu, doğrudan neslin ifsadıyla ilgili bir meseledir. Cinsiyetin belirsizleştiği, aile bağlarının zayıflatıldığı bir zeminde sağlıklı bir toplumdan söz etmek mümkün değildir. Biz buradan çok net söylüyoruz: Aile bizim kırmızı çizgimizdir. Fıtratı yok sayan, aileyi zayıflatan hiçbir yaklaşımı masum görmeyiz, normalleştirmeyiz, kabul de etmeyiz.”

 

 

Dijital dünyanın esiri değil, efendisi olacak bir nesil yetiştirmek zorundayız

 

Bir başka sessiz ama derin kuşatmanın da dijitalleşme üzerinden yürütüldüğüne dikkati çeken Aydın, “Evet, teknoloji bir imkândır ama yönü doğru belirlenmezse, bir nesli fark ettirmeden ifsat edebilecek çok güçlü bir araca dönüşür. Artık çocuklarımız sokakta, mahallede, büyüklerinin dizinin dibinde değil, ekranların karşısında büyüyor. Algoritmalar onların ne izleyeceğine, ne düşüneceğine, neyi normal kabul edeceğine karar veriyor ve farkında olmadan değerler, kimlikler, hatta hayaller bile dijital dünyanın görünmez elleriyle şekilleniyor. Bugün öyle bir noktadayız ki, aynı evin içinde, aynı sofranın etrafında oturan insanlar farklı dünyalarda yaşıyor. Göz göze gelmeyen, kalp kalbe değmeyen, aynı evde ama birbirinden uzaklaşan ailelerin sayısı her geçen gün artıyor. İşte tam da bu yüzden dijital dünyanın esiri değil, efendisi olacak bir nesil yetiştirmek zorundayız. Evlatlarımızı algoritmalara mahkûm etmeyeceğiz. Onları ekranların soğuk yüzü yerine, annelerin şefkat dolu yüreğine ve kitapların aydınlığına emanet edeceğiz. Bu, bizim en büyük sorumluluğumuzdur. Bu süreçte devletimize de çok ciddi sorumluluklar düşmektedir. Dijital platformlar, kültürel değerlerimizi koruyacak şekilde denetlenmeli; şiddet, zorbalık, müstehcen ve cinsel içerikli platformlara karşın etkin, hukuki tedbirler alınmalıdır. Aile dostu dijital içerikler üretilmeli, ahlak dışı gündüz kuşağı yayınları tümden yasaklanmalıdır.Bununla beraber, çocukların sosyal medya kullanımına ilişkin hâlihazırda hükûmetin gündeminde olan 15 yaş sınırlaması artık sadece bir düzenleme değil, ülkemizin geleceği için ciddi bir güvenlik meselesi hâline gelmiştir. Bizler, dijital çağın tehditlerinden evlatlarımızı korumak için bu teklifin bir an önce politikaya dönüşmesini ve ilgili mevzuatın çıkarılmasını önemsiyor; sosyal paydaşlar olarak gereken tüm desteği vermeye hazır olduğumuzu da vurgulamak istiyoruz” diye konuştu.

 

Kamu personelinin sadece sicil numarasından ibaret görülmesine karşıyız

 

Sıdıka Aydın, şöyle devam etti:

 

“Önümüzde çözülmeyi bekleyen çok önemli bir sorunumuz var: Çalışma hayatının tam merkezinde yer alan kadının, aileyi ayakta tutan rolünü koruyabilmek. Çünkü kadın güçlü olursa aile güçlü olur, aile güçlü olursa toplum ayakta kalır. Bu yüzden, neslin sağlıklı yetişmesi ve geleceğimizin güvenliği için kamu görevlilerinin iş ve aile hayatı arasındaki hassas dengeyi kurmak zorundayız. Aileyi merkeze alan bir çalışma hayatı ise ancak güçlü ve gerçekçi sosyal politikalarla mümkündür. Hepimiz biliyoruz ki iş ve aile hayatı birbirinin alternatifi değil, birbirinin tamamlayıcısıdır. Uzun mesai saatleri altında ezilen, evine iş getiren kadın ya da erkeğin aile huzurundan bahsetmek ne kadar gerçekçi. Biz, kamu personelinin sadece sicil numarasından ibaret görülmesine karşıyız. Evine gittiğinde eşine ve çocuklarına ayıracak enerjisi kalsın diye mücadele ediyoruz. Bugün, ilk görev yeri olarak atandığı büyük şehirde, ay sonu geçim huzursuzluğu yaşayan bir öğretmen yüreğimize ne kadar dert oluyorsa, tayin hakkı olmadığı için eşinden ayrı yaşamak zorunda kalan sözleşmeli personelin hasreti de yüreğimize o kadar dert oluyor. Daha sütten kesmediği yavrusunun, minik avuçlarını yüzünden ayırıp da sabahın buz kesen ayazında üniversiteye doğru yol alanmemurun hüznü içimize ne kadar oturuyorsa, çakılı kadro olduğu için memlekete, felçli annesinin yanına gidemeyen üniversite hocasının çaresizliği de o kadar içimize oturuyor. Hele her gün haberlerde, gazetelerin üçüncü sayfalarında karşımıza çıkan şiddet haberleriuykularımızı kaçırıyor.”

 

Bir öğretmenin canına kastedilmesi, toplumun geleceğine, ilim yolculuğuna, değerlerine sıkılmış bir kurşundur

 

Gencecik yaşında, öğrencisi tarafından hayattan koparılan Fatma Nur Çelik’in acısının tazeliğini koruduğunu dile getiren Aydın, “Bir öğretmenin canına kastedilmesi, asayiş sorunu olmanın çok çok ötesinde, toplumun geleceğine, ilim yolculuğuna, değerlerine sıkılmış bir kurşundur. Sorumluların en ağır şekilde cezalandırılması ve eğitimde şiddet yasasının tavizsiz uygulanması için gerekli tüm adımların takipçisi olacağız. Ancak, yalnızca cezayla değil,yapısal bir anlayış değişimiyle de çocuklarımızı ve ailelerimizi korumalıyız. Çünkü aileyi feda ederek elde edilen kısa vadeli ekonomik büyüme uzun vadede sosyal bir çöküş getirir.Bu çöküşe izin vermemek için biz, ‘aileye değer’ ve ‘güçlü aile, güçlü toplum’ diyerek insanı, aileyi, değerleri, hakkı ve adaleti öncelemeye devam edeceğiz. Bu vesileyle, kamu işverenine olan teklifimizi buradan, bu kürsüden bir kez daha yineliyoruz: Kamu görevlisi evine yorgun değil, huzurlu gitmelidir. Evlat sahibi olmaktan korkmamalı, evladını huzurla yetiştirebilmelidir. Aklı hasta annesinde, engelli babasında kalmamalıdır. Anne sütü nasıl bebeğin anne üzerindeki hakkıysa, bu izni vermek ve kullanımını kolaylaştırmak da kamu görevlisinin devlet üzerindeki en doğal hakkı olmalıdır. Teknoloji bu kadar gelişmişken, insanı hâlâ 19. yüzyılın fabrika mesai saatlerine mahkûm etmek resmen akıl tutulmasıdır. Çalışma hayatında hizmetin aksamadığı, ancak çalışanın da kendisine ve ailesine kaliteli vakit ayırabildiği modeller pekâlâ inşa edilebilir.” ifadelerini kullandı.

 

 

Maaş kaybı olmadan, özlük hakları korunarak, insan, aile ve değerleri merkeze alan bir çalışma hayatı istiyoruz

 

Aydın, yeni dönemdeki en büyük mücadelelerinin, çalışma sürelerinin kadın kamu görevlileri lehine yeniden düzenlenerek, haftalık çalışma saatinin 32 saate ya da mesai günlerinin 4 güne düşürülmesi, analık izin sürelerinin artırılması ve tam istihdam güvencesiyle yeni nesil çalışma modellerinin geliştirilmesi üzerine olacağını vurgulayarak, şu değerlendirmelerde bulundu:

 

“Bizim teklifimiz, maaş kaybı olmadan, özlük hakları korunarak, insan, aile ve değerleri merkeze alan bir çalışma hayatı. Biz sadece talep eden değil, talebi kazanıma dönüştüren bir teşkilatız. Laf olsun diye de söylemiyoruz, hamasi cümleler kurmuyoruz, daha dün ‘olmaz’ denileni, ‘nasıl oldu’ya çevirdiğimizi görüyor herkes. Kreş hizmetinin tasarruf genelgesinden çıkarılarak yaygınlaştırılması, maliyeye yük değil devlete bir ödev olarak tanımlanmasıapaçık bir Memur-Sen kazanımıdır. Evlilik kredileriyle yuva kurmak isteyen gençlerin ekonomik yükünün paylaşılması hükûmetin gündemine girdiyse, doğum yardımının çocuk başına artırılması Meclis’te konuşuluyorsa, bu Memur-Sen’imizin vermiş olduğu mücadelenin somut neticeleridir. Yarım zamanlı çalışma hakkının fiilen kullanılabilmesi için ilgili yönetmeliğin çıkarılması, akabinde bu hakkın sözleşmeli personeli de kapsayacak şekilde genişletilmesi Memur-Sen sayesindedir. Tam olarak bu noktada, doğum izninin 16 haftadan 24 haftaya çıkarılması yönündeki düzenlemeyi de kıymetli ve anlamlı bulduğumuzu ifade etmek istiyorum. Bu kazanımda da kuşkusuz Memur-Sen’in hem sahada hem masada verdiği ısrarlı mücadelenin izi var. Ancak bu düzenlemenin beklentimizi tam olarak karşılamadığını da belirtmekte yarar görüyorum. Teklifimiz ücretli doğum izni süresinin 60 haftaya çıkarılması yönündedir. Mücadelemizi de bu minvalde sürdüreceğiz.”

 

Etki alanımızı ve çalışma sahamızı genişletmeye mecburuz

 

İnsanın onurunu, ailenin himayesini ve neslin güvenli geleceğini savunduklarının altını çizen Aydın, şöyle devam etti:

 

“Bıkmadan usanmadan anlatmaya devam edelim. Henüz bizi tanımayan, mefkûremizden haberdar olmayan her bir kişiden sorumluyuz. Etki alanımızı ve çalışma sahamızı genişletmeye mecburuz. Davamızı, düşünme şeklimizi, mücadelemizi onlara anlatmak, bu soylu yürüyüşün yeni neferlerine ulaşmak zorundayız. Bizler, imkânsız denilenleri mümkün kılan, ‘yapamazsınız’ diyenlere zaferle, kazanımla cevap veren bir teşkilatız. Bizim gücümüz, inandığı dava için kararlı bir şekilde mücadele etmekten geliyor. Emeğimizin ve kararlı mücadelemizin karşılığını aldığımız bir diğer kazanımımız, büyüttüğümüz örgütlülüğümüzdür. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerine göre 2016’da yüzde 64 olan kadın kamu görevlilerinin sendikalaşma oranı 2021’de yüzde 56’ya geriliyor. Yani kadınların çalışma hayatındaki varlığı artarken, ters oranda sendikalılaşma oranı azalıyor amao tarihten sonra, gururla söylemeliyiz ki Memur-Sen’li kadınlar sahaya daha güçlü indikçe o tablo tersine dönmeye başladı. 2021’de yüzde 56 olan sendikalaşma oranı 2025’te yüzde 72’ye yükseldi. Bu artış tesadüf değil, bu artış sahada ter döken siz kıymetli teşkilatın eseridir. Bu başarı, Eğitim-Bir-Sen’li kadınların, Memur-Sen’li kadınların emeğinin imzasıdır. Bu başarı, sahadaki azmimizin, kararlılığımızın ve bireysel gayretlerin ötesinde, birlikte hareket edebilen güçlü bir ekip ruhunun eseridir. Bugün ortaya koyduğumuz bu tablo, yarınlara dair umutlarımızı daha da güçlendiriyor, motivasyonumuzu ve heyecanımız artırıyor. Daha yolun başındayız, yürüyüşümüz yeni başlıyor, kadınların emeğiyle Memur-Sen daha da büyüyecek.”

 

 

Bizim için 15 Mayıs bir ‘üye sayımı’ değil, bir ‘güven tazeleme’ mevsimidir

 

15 Mayıs mutabakat sürecine de değinen Aydın, 15 Mayıs’ın kendileri için bir ‘üye sayımı’değil, bir ‘güven tazeleme’ mevsimi olduğunu vurguladı.

 

Nicelik peşinde koşan bir yığın değil, nitelikle büyüyen bir erdemliler hareketi olduklarını belirten Aydın,“Biliyoruz ki nitelikli sözün hüküm sürmesi, sayısal gücün heybetiyle mümkündür. Her bir yeni üye, aramıza katılan yeni bir kardeş, büyük ve güçlü Türkiye inşamıza eklenen yeni bir tuğla, geleceğe atılan yeni bir imzadır. 15 Mayıs, Memur-Sen’in bu ülkenin emek tarihine düştüğü bir kayıttır. O gün, masada sesimizin ne kadar gür çıkacağının, elimizin ne kadar güçlü olacağının tescil günüdür. Şimdi takvimlerimizi bugüne, azim ve heyecanımızı bu hedefe kilitleme vaktidir.” diye konuştu.

 

Kadın komisyonu başkanları bir araya gelerek istişarelerde bulundu

 

Açılış konuşmalarının ardından, şube kadın komisyonu başkanları, Genel Sekreterimiz Talat Yavuz’un başkanlığında bir araya gelerek istişarelerde bulundu.

 

15 Mayıs mutabakat süreci başta olmak üzere, kadın eğitim çalışanlarının karşılaştıkları sıkıntıların, yapılan faaliyetlerin, imza altına alınan kazanımların, kazanıma dönüştürülmesi gereken konuların, acil çözüm bekleyen sorunların görüşüldüğü toplantının sonunda, özverili çalışmalarıyla öne çıkan şube kadın komisyonu yöneticilerine plaket takdim edildi.

 

‘Dijitalleşmenin aile üzerine etkisi’

 

Program kapsamında “dijitalleşme” konulu bir toplantı da gerçekleştirildi. İletişimci Bora Durmuşoğlu, şube kadın komisyonlarının katıldığı toplantıda “Dijitalleşmenin aile üzerine etkisi”ni konu alan sunum yaptı.

MEMUR-SEN
KONFEDERASYONU
EĞİTİMCİLER BİRLİĞİ
SENDİKASI
Zübeyde Hanım Mahallesi Sebze Bahçeleri Caddesi No:86
Altındağ - Ankara / TÜRKİYE
Tel : 0.312 231 23 06 Faks : 0.312 230 65 28
ebs@ebs.org.tr
Copyright © Eğitim Bir Sen